Aslında bu yazıya nasıl başlayabilirim diye defalarca düşündüm. Sildim, sildim yeniden yazdım; yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup yaşadıklarımı hayretler içerisinde yeniden gözümde canlandırdım. Yaşadıklarım dakika dakika hala hafızamda…

Ben bir devlet üniversitesinde akademisyen olarak çalışmaktayken malum ve mel’un darbe girişimiyle hiçbir ilgim ve alakam yokken darbe girişiminden 15 gün sonra darbe suçlamasıyla gözaltına alındım. Öyle kolay gelse de söylediklerim; yaşadıklarımın hayatıma yansımaları asla eskisi gibi olamayacağımı kanıtlar niteliktedir. Cezaevine giriş sürecim aşama aşama şu şekildedir.

15 yıllık bir memuriyetim vardı. Bu süreç içerisinde bir tek soruşturma, bir tek uyarı ya da ikaz almadım. Hakkımda yapılan en ufak bir soruşturma bile yoktu. Hakkımda en ufak şikâyet yoktu. Derslerime girer ve akademik çalışmalarıma odaklanırdım. Öğrencilerimle aram çok iyiydi ve bütün öğrenim hayatımı hep başarıyla bitirmiştim. Akademisyen arkadaşlarla da aram iyiydi. Kısacası sorun yaşadığım hiç kimse, sorun oluşturan hiçbir durum yoktu. Aslında benimle ilgili olmasa da rektör seçimlerinde hiçbir rektör adayından taraf olmayışım bazıları tarafından olumsuz yorumlanmıştı. Hâlbuki benim herhangi bir çevre oluşturmak ya da üniversite içerisinde herhangi bir makama sahip olma amacım yoktu. Zaten hiçbir akademisyeninde makam-mevki amacının olmaması gerekir. Çünkü bu makam sevgisi, akademisyenin bilim yapma amacını baltalamaktadır.

Darbe girişiminde 15-20 gün önce yıllık iznime ayrıldım. Ailemle görüştüm, akrabalarımın düşünlerine katıldım ve bir gece darbe girişiminde bulunulduğunu öğrendim. Hatta darbe girişimini gece vakti değil ancak sabah olduğunda öğrenebildim. Hiçbir zaman kabul edilebilir olarak görmeyeceğimiz bir durum olmuştu ve çok şükür ki amacına ulaşmamıştı. Olaylar sıcaklığını henüz kaybetmemişken tüm devlet memurlarının yıllık izinleri iptal edildi ve bende apar topar hemen görevime döndüm. Görevime başlayalı daha 2 gün olmuştu ki, FETÖ/PDY ile iltisakım olması gerekçesiyle açığa alındım. Benim bu örgütle ilişkimin nasıl kurulduğu hakkında en ufak bir bilgi verilmedi.

Normal prosedüre göre, bir memurun açığa alınabilmesi için öncelikle soruşturma açılmalı, soruşturmacı atanmalıydı. Bu soruşturmacılar eğer gerek görürlerse memurun açığa alınması gerekiyordu. Açığa alınan bir devlet memurunun özlük hakları aynen kalır ve sadece soruşturma süresince maaşının 2/3’ünü almaya devam eder. Ancak ben açığa alındıktan 3 gün sonra fakülte sekreterliği tarafından telefonla arandım ve odamı boşaltmamı istediler. Yani özlük haklarım elimden alınmaya başladı. Sanki devlet memurluğundan çıkarılacağımız önceden hesap edilmiş gibi yavaş yavaş haklarımızı kısıtlıyorlardı. Zaten hemen akabinde üniversitenin hiçbir yerleşkesine girmemize izin verilmedi. Arabalarımızın üniversite stickeri görevliler tarafından söküldü. Üniversiteyle ilişiğimiz gasbediliyordu.

Açığa alınışımın 10. gününde, üniversite tarafından soruşturmanın başlamasını beklerken bir akşamüstü kapım, polisler tarafından çalındı. Hayatım boyunca polislik hiçbir işim olmamıştı hatta çalıştığım ilde adliyenin nerede olduğundan dahi haberim yoktu. Hem de yıllardır ilgili ilde yaşıyordum. 3 polis evimize geldiler, arama ve gözaltı kararını gösterdiler. Evin her tarafına dağılarak saatlerce aradılar; bilgisayarlarımı, hafıza kartlarımı, telefonlarımı alarak beni de gözaltına aldılar. Bir akademisyen için olmazsa olmaz olan bilgisayarım örgütsel doküman olarak kayıtlara geçti.

Aynı gün tam 34 akademisyen hakkında gözaltı kararı verilmiş ve hepimizi bir spor salonunda beklettiler. Her gün 10 kişiyi emniyete (Terörle Mücadele Şubesi) götürüp daha önceden hazırlanan bazı soruları sordular. Aslında ortada bir soru da yoktu. Herbirimizden özgeçmişimizi söylememizi istediler. Söyledik ve bunu da yazdılar. Çünkü bizim saklayacak hiçbir şeyimiz yoktu. Özgeçmişimiz, okuduğumuz okullar, varsa gidilen dershaneler, bu örgütle ilgimiz nedir gibi sorulara cevap verdik. Ancak bazı sorular kişiye özeldi ve bana özel olan soru da şöyleydi. Ben açığa alınmadan bir gün önce fakülteden bir hoca (!) polise gidip bildiklerini anlatmış. Bu hoca, benim ismimi de saydığı 30-40 ismin arasında geçiriyor. Kendisiyle bir kez bile iletişimim olmadı, hiç konuşmadık, aynı ortamda bulunmadık ancak polise verdiği ifadede benim için “Fetöcü olabilir” diyor.

Nasıl bir ifade ise ben ifadenin verildiği gün açığa alınmak istiyorum ancak benim açığa alınma yazım bir gün sonra tebliğ ediliyor. Polise ifade verdikten bir gün sonra savcının karşısına çıkmak için polisler tarafından adliyeye götürüldük. Savcının kapısının önünde 2 saat kadar oturduktan sonra 3 kişi hakkında tutuksuz geriye kalan 7 kişi hakkında tutuklanma talebiyle hâkim karşısına çıkacaktık. Savcı bunu talep etmişti ancak biz hala suçumuzun ne olduğu hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildik. Hemen sonrasında mahkeme salonuna götürüldük. Halimizi, durumumuzu hâkime anlattık ve hâkimde bizi oldukça güzel şekilde dinledi. Yalan yok, hâkimin bizleri tutuklaması için en ufak bir sebep bile yoktu. Zaten mahkeme salonunda olmamıza bile en ufak bir anlam veremiyordum.

Hâkim beni dinlerken içimde “beni serbest bırakacağı konusunda bir his uyanmadı desem” yalan olur. Mahkemede hâkim hepimizi dinledi. Hatta ikinci kez söz istedik, bu hakkı da bize verdi. Karar için 2 dakika ara verildi sonrasında geriye mahkeme salonuna girdik. Savcının tutuklama talep ettiği 7 kişinin hepsinin de tutuklanmasına hâkim tarafından karar verildi. Belki de hayatımın en kötü günüydü. İstisnasız o mahkeme salonundaki herkes ağladı. Hala ne ile suçlandığımızı bile bilmiyorduk ki, daha mahkeme salonundan bile çıkmadan bize kâğıtlar imzalattılar. İşte imzaladığımız o kâğıtlar üzerinde “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs” ve “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak” suçlamaları vardı. Hayatım boyunca silaha askerlik harici dokunmamış birisi, silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyordu.

Adliye çıkışı ağlamaklı şekilde eşlerimize, çocuklarımıza sarıldık. Ne zor ne kötü bir gündü. İnsanlar artık size suçluymuşsunuz gibi bakıyordu. Ailelerimizle vedalaştık ve bizi cezaevine götürecekleri araca bindik. Önce hastaneye sağlık kontrolü için götürdüler. Araçtan indik, doktor kontrolü yapıldı ve geriye araca bindiğimizde, hastanenin bahçesinde oturan bir kadın polislere “Bunların suçu nedir?” diye sordu. Poliste “Darbe” dedi. Daha polis memuru başka bir şey söylemeden kadın “Asın bunları, idam edin, öldürün” diye bağırmaya başladı. Bulunduğumuz aracın camları filmli olduğu için biz olana bitene şahit oluyorduk ancak dışarıdakiler bizi göremiyordu. Yani eğer o gün idam olsaydı, ben şu an bu yazıları yazamıyor olacaktım. Suçsuzluğum anlaşılmış olacaktı ancak ben mezarda olacaktım. Haklarım iade edilecekti belki de ancak ben bu durumları göremeyecektim…

Sonrasında cezaevi süreci gelecekti. Bir dahaki yazımda cezaevi sürecini anlatacağım…

Alper KALA