Trajediler

/Trajediler

Üniversitem kapatıldı

Hocalık yaptığım Turgut Özal Üniversitesine önce kayyım atandı, 15 Temmuz sonrası çıkarılan bir KHK ile üniversitem tamamen kapatıldı. Özel mülkiyet olan üniversiteye el konuldu, dişhekimi olan rektörümüz dahil pek çok hocamız hapse atıldı. Darbe teşebbüsünün üzerinden bir yıl geçtikten sonra üniversite perspneline yönelik bir operasyon daha yapıldı ve ilave 47 kişinin tutuklandığı medyaya yansıdı.1 Bunların kimler olduğunu dahi öğrenemedim. Üniversiteden çok yakın bir arkadaşımın yargılaması bitti ve 7 yıl hüküm verdiler. Üç büyük(!) Suçu vardı: 1-AKP döneminde açılan, tam bir uluslararası üniversite olan, 7.000 öğrencili Turgut Özal Üniversitesinde çalışmak. 2-Çocuklarını Erdoğan’ın ve pek çok AKP’linin de eğitim aldığı Hizmet Hareketi okullarında okutmak. 3-Erdoğan ve Gül’ün açılışını yaptığı Türk mevzuatına uygun açılmış ve çalışan bir bankaya para yatırmak! Üniversitemden kaç arkadaşım dışarıya çıkabildi, kaçı hapiste, çocukları ne durumda bilgi dahi alamıyorum. Hocalar odalarından özel eşyalarını, kitaplarını, kişisel dökümanlarını, ders egerçlerini dahi alamadılar; eşyalarımız yağmalandı.

O.F.Y adında karıncayı incitmeyecek nezakette bir arkadaşım 15 Temmuz sonrası “terör delili!” kitapları evinden uzaklaştırmaya çalışırken komşusu tarafından ihbar edildi. Bir yıldır hapiste. Bir başka arkadaşım Yunanistan sınırındaki Meriç nehrinde insan kaçakçılarının yardımıyla kaçabildi. Bir çocuğu Türkiye’de, öğretmen olan hanımı ve diğer iki çocuğu Almanyada kendisi Yunanistanda.

Düşünce kuruluşum kapatıldı

Ankara merkezli bir düşünce kuruluşunun (hesa.org.tr) kurucusu ve siyaset masası direktörüydüm. Yozlaşma, yolsuzluk konularında raporlar yayınladık ve iktidarın fazlasıyla tepkisini çektik. 15 Temmuz sonrası merkezimiz KHK ile kapatıldı, tüm mal varlığına el kondu. Saygın bir bilim adamı olan, 20 den fazla kitabı, yüzlerce bilimsel yayını bulunan yıllarca Polis Akademisinde polis etiği ve insan hakları dersleri vermiş, iki defa Full Bright bursu kazanan Prof. Dr. İbrahim Cerrah aşağılayıcı şekilde tutuklandı. Diyanet İşleri Başkanı’nın okul arkadaşı, MİT Müşteşarının 30 yıldır tanıdığı ve bir kaç yıl öncesine kadar büyük saygı duyduğu Prof. Cerrah 31 gün elleri ters kelepçeli hücrede tutularak işkenceye tabi tutuldu. Evinin bahçesi zulüm olsun diye istimlak edildi. Bir yıldan fazladır hapiste ve artık “küçük meleğim” dediği down sendromlu 8 yaşındaki kızının özel eğitimiyle ilgilenemiyor.

Read more at [OPINION] MY STORY AS AN ACADEMIC AND COLUMNIST IN ERDOGAN’S TURKEY

Hapisteki 419. gün

Mehmet Altan, an economy professor and a columnist known for his liberal views, is in the 419th day of his arrest.

Tıp profesörüne 12 yıl hapis

Date: October 19, 2017
Type: Imprisonment / Prosecution
Status: Verified
New/Ongoing: Ongoing Incident
Region/Sub-region: Country or Territory:
Institution: Afyon Kocatepe University

On October 19, 2017, a Turkish court sentenced Mehmet Ünlü, a former professor of medicine at Afyon Kocatepe University, to 12 years in prison, based on alleged connections with Fethullah Gülen, a cleric who authorities claim was responsible for a violent coup attempt on July 15, 2016.

Following the coup attempt, Turkish authorities declared a national state of emergency, which has been extended repeatedly. Authorities allege that members of a movement led by Mr. Gülen are behind the coup attempt, and have taken a range of actions against members of the higher education community (among others) which they claim are intended to identify those parties involved, and/or to eliminate the Gülen movement’s influence within Turkish institutions. These actions have included a series of emergency decrees ordering the dismissal of thousands of academic and administrative personnel from Turkey’s universities. Professor Ünlü was ordered for dismissal in one such decree issued on September 1, 2016 (see report).

Following his dismissal, Professor Ünlü was reportedly taken into custody by Turkish authorities. On October 19, 2017, a Turkish court convicted and sentenced Professor Ünlü to 12 years imprisonment on a charge of “membership to a terrorist organization.” The evidentiary basis for the conviction reportedly includes his alleged attendance at Gülenist-related religious gatherings, his involvement in personnel hirings at the university, and an account he held at Bank Asya, which was taken over by the government following the coup attempt. Professor Ünlü’s wife was also sentenced to four years and two months imprisonment.

Monitoring Academic Freedom

15 Temmuz ve Memuriyetten Cezaevine Giriş Sürecim

Aslında bu yazıya nasıl başlayabilirim diye defalarca düşündüm. Sildim, sildim yeniden yazdım; yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup yaşadıklarımı hayretler içerisinde yeniden gözümde canlandırdım. Yaşadıklarım dakika dakika hala hafızamda…

Ben bir devlet üniversitesinde akademisyen olarak çalışmaktayken malum ve mel’un darbe girişimiyle hiçbir ilgim ve alakam yokken darbe girişiminden 15 gün sonra darbe suçlamasıyla gözaltına alındım. Öyle kolay gelse de söylediklerim; yaşadıklarımın hayatıma yansımaları asla eskisi gibi olamayacağımı kanıtlar niteliktedir. Cezaevine giriş sürecim aşama aşama şu şekildedir.

15 yıllık bir memuriyetim vardı. Bu süreç içerisinde bir tek soruşturma, bir tek uyarı ya da ikaz almadım. Hakkımda yapılan en ufak bir soruşturma bile yoktu. Hakkımda en ufak şikâyet yoktu. Derslerime girer ve akademik çalışmalarıma odaklanırdım. Öğrencilerimle aram çok iyiydi ve bütün öğrenim hayatımı hep başarıyla bitirmiştim. Akademisyen arkadaşlarla da aram iyiydi. Kısacası sorun yaşadığım hiç kimse, sorun oluşturan hiçbir durum yoktu. Aslında benimle ilgili olmasa da rektör seçimlerinde hiçbir rektör adayından taraf olmayışım bazıları tarafından olumsuz yorumlanmıştı. Hâlbuki benim herhangi bir çevre oluşturmak ya da üniversite içerisinde herhangi bir makama sahip olma amacım yoktu. Zaten hiçbir akademisyeninde makam-mevki amacının olmaması gerekir. Çünkü bu makam sevgisi, akademisyenin bilim yapma amacını baltalamaktadır.

Darbe girişiminde 15-20 gün önce yıllık iznime ayrıldım. Ailemle görüştüm, akrabalarımın düşünlerine katıldım ve bir gece darbe girişiminde bulunulduğunu öğrendim. Hatta darbe girişimini gece vakti değil ancak sabah olduğunda öğrenebildim. Hiçbir zaman kabul edilebilir olarak görmeyeceğimiz bir durum olmuştu ve çok şükür ki amacına ulaşmamıştı. Olaylar sıcaklığını henüz kaybetmemişken tüm devlet memurlarının yıllık izinleri iptal edildi ve bende apar topar hemen görevime döndüm. Görevime başlayalı daha 2 gün olmuştu ki, FETÖ/PDY ile iltisakım olması gerekçesiyle açığa alındım. Benim bu örgütle ilişkimin nasıl kurulduğu hakkında en ufak bir bilgi verilmedi.

Normal prosedüre göre, bir memurun açığa alınabilmesi için öncelikle soruşturma açılmalı, soruşturmacı atanmalıydı. Bu soruşturmacılar eğer gerek görürlerse memurun açığa alınması gerekiyordu. Açığa alınan bir devlet memurunun özlük hakları aynen kalır ve sadece soruşturma süresince maaşının 2/3’ünü almaya devam eder. Ancak ben açığa alındıktan 3 gün sonra fakülte sekreterliği tarafından telefonla arandım ve odamı boşaltmamı istediler. Yani özlük haklarım elimden alınmaya başladı. Sanki devlet memurluğundan çıkarılacağımız önceden hesap edilmiş gibi yavaş yavaş haklarımızı kısıtlıyorlardı. Zaten hemen akabinde üniversitenin hiçbir yerleşkesine girmemize izin verilmedi. Arabalarımızın üniversite stickeri görevliler tarafından söküldü. Üniversiteyle ilişiğimiz gasbediliyordu.

Açığa alınışımın 10. gününde, üniversite tarafından soruşturmanın başlamasını beklerken bir akşamüstü kapım, polisler tarafından çalındı. Hayatım boyunca polislik hiçbir işim olmamıştı hatta çalıştığım ilde adliyenin nerede olduğundan dahi haberim yoktu. Hem de yıllardır ilgili ilde yaşıyordum. 3 polis evimize geldiler, arama ve gözaltı kararını gösterdiler. Evin her tarafına dağılarak saatlerce aradılar; bilgisayarlarımı, hafıza kartlarımı, telefonlarımı alarak beni de gözaltına aldılar. Bir akademisyen için olmazsa olmaz olan bilgisayarım örgütsel doküman olarak kayıtlara geçti.

Aynı gün tam 34 akademisyen hakkında gözaltı kararı verilmiş ve hepimizi bir spor salonunda beklettiler. Her gün 10 kişiyi emniyete (Terörle Mücadele Şubesi) götürüp daha önceden hazırlanan bazı soruları sordular. Aslında ortada bir soru da yoktu. Herbirimizden özgeçmişimizi söylememizi istediler. Söyledik ve bunu da yazdılar. Çünkü bizim saklayacak hiçbir şeyimiz yoktu. Özgeçmişimiz, okuduğumuz okullar, varsa gidilen dershaneler, bu örgütle ilgimiz nedir gibi sorulara cevap verdik. Ancak bazı sorular kişiye özeldi ve bana özel olan soru da şöyleydi. Ben açığa alınmadan bir gün önce fakülteden bir hoca (!) polise gidip bildiklerini anlatmış. Bu hoca, benim ismimi de saydığı 30-40 ismin arasında geçiriyor. Kendisiyle bir kez bile iletişimim olmadı, hiç konuşmadık, aynı ortamda bulunmadık ancak polise verdiği ifadede benim için “Fetöcü olabilir” diyor.

Nasıl bir ifade ise ben ifadenin verildiği gün açığa alınmak istiyorum ancak benim açığa alınma yazım bir gün sonra tebliğ ediliyor. Polise ifade verdikten bir gün sonra savcının karşısına çıkmak için polisler tarafından adliyeye götürüldük. Savcının kapısının önünde 2 saat kadar oturduktan sonra 3 kişi hakkında tutuksuz geriye kalan 7 kişi hakkında tutuklanma talebiyle hâkim karşısına çıkacaktık. Savcı bunu talep etmişti ancak biz hala suçumuzun ne olduğu hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildik. Hemen sonrasında mahkeme salonuna götürüldük. Halimizi, durumumuzu hâkime anlattık ve hâkimde bizi oldukça güzel şekilde dinledi. Yalan yok, hâkimin bizleri tutuklaması için en ufak bir sebep bile yoktu. Zaten mahkeme salonunda olmamıza bile en ufak bir anlam veremiyordum.

Hâkim beni dinlerken içimde “beni serbest bırakacağı konusunda bir his uyanmadı desem” yalan olur. Mahkemede hâkim hepimizi dinledi. Hatta ikinci kez söz istedik, bu hakkı da bize verdi. Karar için 2 dakika ara verildi sonrasında geriye mahkeme salonuna girdik. Savcının tutuklama talep ettiği 7 kişinin hepsinin de tutuklanmasına hâkim tarafından karar verildi. Belki de hayatımın en kötü günüydü. İstisnasız o mahkeme salonundaki herkes ağladı. Hala ne ile suçlandığımızı bile bilmiyorduk ki, daha mahkeme salonundan bile çıkmadan bize kâğıtlar imzalattılar. İşte imzaladığımız o kâğıtlar üzerinde “Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs” ve “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak” suçlamaları vardı. Hayatım boyunca silaha askerlik harici dokunmamış birisi, silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyordu.

Adliye çıkışı ağlamaklı şekilde eşlerimize, çocuklarımıza sarıldık. Ne zor ne kötü bir gündü. İnsanlar artık size suçluymuşsunuz gibi bakıyordu. Ailelerimizle vedalaştık ve bizi cezaevine götürecekleri araca bindik. Önce hastaneye sağlık kontrolü için götürdüler. Araçtan indik, doktor kontrolü yapıldı ve geriye araca bindiğimizde, hastanenin bahçesinde oturan bir kadın polislere “Bunların suçu nedir?” diye sordu. Poliste “Darbe” dedi. Daha polis memuru başka bir şey söylemeden kadın “Asın bunları, idam edin, öldürün” diye bağırmaya başladı. Bulunduğumuz aracın camları filmli olduğu için biz olana bitene şahit oluyorduk ancak dışarıdakiler bizi göremiyordu. Yani eğer o gün idam olsaydı, ben şu an bu yazıları yazamıyor olacaktım. Suçsuzluğum anlaşılmış olacaktı ancak ben mezarda olacaktım. Haklarım iade edilecekti belki de ancak ben bu durumları göremeyecektim…

Sonrasında cezaevi süreci gelecekti. Bir dahaki yazımda cezaevi sürecini anlatacağım…

Alper KALA

Ağır kanser hastası akademisyen tahliye edildi

Akademisyen Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit sonunda tahliye edildi. İzmir’de ileri seviyede karaciğer ve bağırsak kanseri teşhisi konulan, vücudundaki kanseri kiltesinin metastas yaptığı tutuklu Özcerit’in tahliyesine uzun süre izin verilmiyordu. Yanında refekatçi bile bulunmayan Özçerit, eşi ve çocuklarıyla dahi görüştürülmüyordu. Yoğun çaba sonunda tahliye edilen Özcerit oğlu Sinan Özcerit twitter hesabından, “Babam Ahmet Turan Özcerit bu akşam itibariyle tahliye oldu, emeği geçen güzel kalpli ve vicdanlı insanlara buradan teşekkürlerimi sunuyorum.” dedi.

15 Temmuz sonrası cadı avında darbeyle ilişkisi yokken Sakarya Üniversitesi öğretim üyeliğinden ihraç edilen Özcerit, yaklaşık 14 aydır tutukluydu. İddianamesi geçtiğimiz günlerde yazılan Özcerit, 8 hafta önce Bandırma Cezaevinde aşırı sancılar, iştansızlık. kısa zamanda aşırı kilo kaybı gibi şikayetlerden dolayı hastaneye götürüldü. Bandırma’daki hastane yetersiz kalınca Özcerit, daha büyük bir hastane olan İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne zevk edildi. Buradaki incelemeler sonucunda ‘karaciğe ve bağırsağında tümör ” tespit edilen Özcerit’teki kitle metastas yaparak vücuduna yayılmış. Hastalığı ileri seviye kanser olan Özcerit’in jandarma gözetiminde mahkum koğuşunda kalıyordu.

Kanser Hastası Akademisyene ağır işkence

İzmir’de ileri seviyede karaciğer ve bağırsak kanseri teşhisi konulan, vücudundaki kanseri kiltesinin metastas yaptığı tutuklu Özcerit’in tahliyesine izin verilmiyor. Yanında refekatçi bile bulunmayan Özçerit, eşi ve çocuklarıyla dahi görüştürülmüyor. Bayram tatili araya girdiği için de tedavisi yapılmıyor.

15 Temmuz sonrası Sakarya Üniversitesi öğretim üyeliğinden ihraç edilen Özcerit, 13 aydır tutuklu. İddianamesi geçtiğimiz günlerde yazılan Özcerit, 5 hafta önce Bandırma Cezaevinde aşırı sancılar, iştansızlık. kısa zamanda aşırı kilo kaybı gibi şikayetlerden dolayı hastaneye götürüldü. Bandırma’daki hastane yetersiz kalınca Özcerit, daha büyük bir hastane olan İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. Buradaki incelemeler sonucunda ‘karaciğe ve bağırsağında tümör ” tespit edilen Özcerit’teki kitle metastas yaparak vücuduna yayılmış. Hastalığı ileri seviye kanser olan Özcerit’in tutukluluğu hala devam ediyor. Hastanede jandarma gözetiminde mahkum koğuşunda kalan Özcerit’i eşinin ziyaret talebi de savcılık tarafından reddedildi.

Şu anda tek başına mahkum koğuşunda kalan Özcerit’in refekatçi izni bulunumuyor, çocuklarıyla görüştürülmüyor. Acil tedavi edilmesi gerekirken bayram tatili araya girdiği için tedavisi ertelendi.

 

Sanki bir katilmişim gibi ayağıma kelepçe takılması…

Ben önce biraz kendimi tanıtmak istiyorum. Ben işçi bir baba ve ev hanımı bir annenin üçüncü kız evladıyım. Babam 3 yaşındayken babası şehit olmuş bir insan. Hayat hep çok zor geçmiş babam için, en çok da iş bulma konusunda sıkıntı yaşamış. Çok çalışkan bir insan olduğundan neyse ki evlendikten sonra şansı dönmüş ve bir devlet işine girmiş. Babam bütün ömrü boyunca bize hep çok çalışmamızı tembihlerdi. Şehit evladı olması nedeniyle de vatan sevgisi hassasiyeti çok yüksek biri olarak bizi vatana millete hayırlı bir evlat olmamız duasıyla yetiştirdi. Biz de üç kız evladı olarak babamızın emeklerini boşa çıkarmamaya çalıştık. Üçümüzde üniversite bitirdik ve başarılı bir iş hayatımız oldu.

Ben üniversitede öğretim üyesi olarak görev yapmakta idim. 15 temmuz darbe girişimi öncesinde, daha doğrusu 17-25 Aralık 2013’den itibaren zaten toplumda bir bölünme yaşanmaya başlamıştı. Çok kısa bir şekilde özetlemek gerekirse, dönemin başbakanı Erdoğan 17-25 Aralık’ta yolsuzluk ile suçlandı. Sonrasında ise kendi taraftarlarını, diğerlerinin kendisine darbe yaptığına inandırmak suretiyle bir kutuplaşmaya sevk etti. Ben kendi çalıştığım kurumu biliyorum, her yerde siyaset konuşuluyor, basit bir bölüm kurulu toplantısında bile insanların siyasi düşünceleri ile ilgili fikirleri yoklanıyordu. Biliyorsunuz üç meslekte bağımsızlığın sembolü olan cübbe giyilir. Adalet dağıtan hakim, savcı ve avukatlar; Allah’ın adaletini öğretmeye çalışan din görevlileri ve bilimle uğraşan akademisyenler. Her meslekte özgürlük ve bağımsızlık önemlidir elbette ancak bu üç meslektekiler daha da hassas olmalıdırlar. Ancak son dönemde yaşadıklarımız maalesef bağımsızlıktan uzak olduğu gibi son derece büyük bir baskı ortamı mevcuttu.

15 Temmuz gecesi darbe girişimi olduğunda ben bir arkadaşım ile evimdeydim, eşim yeğenim ile evde bilgisayar oyunu oynuyorlardı, kızlarım da beni ziyarete gelen arkadaşımın kızları ile oyun oynuyorlardı. Olayları önce arkadaşımın whatsup mesajından öğrendik, hemen haberleri açtık. Çok büyük bir endişe, korku ve kızgınlık içerisinde olayları izledik. Bizler çok sevdiğimiz memleketimizde daha fazla demokrasi olmalı diye düşünürken, bu devirde birilerinin “güya” demokrasiyi silah zoruyla getireceğini ifade eden bildirilerini televizyondan dinleyince, nasıl üzüldük ve sinirlendik anlatamam. Hatta birçok önemli isimlerin bile korkudan temkinli davranıp sessizliğe bürünmesine rağmen, eşim hemen kınama twiti attı. Ancak sonrasında bu darbe muhalif sesler üzerinde baskının şiddetinin artması yönünde kötüye kullanıldı ve hala kullanılmakta. Öyle ki alakasız bir konudan anlaşmazlık yaşayan insanlar bile birbirlerini yoksa sen FETÖ’cü müsün diye tehdit etmeye başladıklarına şahit olduk. En ufak bir muhalif ses çıkaran kimse ya darbeci olmakla ya da darbecilere yardım etmekle suçlanmaya başladı.

Ben şahsi hayatımda siyaset ile ilgilenen biri değilimdir. Siyasetin kirli çıkar ilişkilerini asla anlayamayacağım için siyasete kafa yormanın benim için zaman kaybetmek olduğunu düşünürüm. Benim teorim herkes kendi işini iyi yaparsa ancak memlekette bir şeyler düzelir şeklindedir. Yazımın başında da belirttiğim gibi babamın bana en büyük mirası hep çok çalışmam gerektiğini idrak etmemi sağlamasıdır. Çalışma hayatım boyunca hep amirlerim tarafından takdir gördüm. Çok sevdiğim mesleğimde başarılı olduğumu söyleyebilirim. Zira iki üç tane SCI endeksli dergide yayını olan akademisyenler başarılı sayılırken benim 15 tane SCI ve SSCI endeksli dergilerde yayınım mevcuttur. İki küçük kız çocuğu annesiyim. Eşim de aynı şekilde çok başarılı bir akademisyendir.Çok fazla sayıda uluslararası yayını olan, 2 tane Avrupa Birliği projesi yürütücüsü, idari görevlerde bulunmuş ve başarısı herkes tarafından takdir edilmiş bir kişidir.Hatta eşimi kime sorsanız ilk söyleyecekleri şey çok çalışkan olduğudur.

Bütün hayatım ailem ve akademik çalışmalarımdan ibaret sıradan bir vatandaş iken, bir gece, uzaktan yakından ilgim alakam olmayan darbe girişimi sonrasında şüpheli sıfatıyla ilk önce görevimden uzaklaştırıldım. Görevimden uzaklaştırılırken hiçbir şekilde kendimi savunamadım. Sadece bana verilen 19 maddelik sorulara yazılı bir şekilde cevap vermem istenmişti. Sorular genellikle darbe teşebbüsünde bulunan FETÖ olarak adlandırılan grup ile ilgim olup olmadığına yönelikti. Gazete aboneliğim var mıydı, sohbetlere katılmış mıydım, maddi destek sağlamış mıydım, çocuklarım OHAL kapsamında kapatılan okullara gitmişler miydi, Bank Asya hesabım var mıydı, bylock adlı programı kullanmış mıydım gibi sorular. Bu sorulardan sadece ikisine evet yanıtı vermiştim. Birincisi, evimizi sattığımız bir zamanda evimizi satın alan kişinin Bank Asya’dan kredi çekmesi ve banka tarafından bize yapılan iyi bir teklif neticesinde maddi kazanç düşüncesi ile paramızı 2012 yılında -bu olaylardan çok önce- o bankaya yatırmış olmamız. İkincisi de, kızlarımın OHAL kapsamında kapatılan okullara devam etmesi. Bu okulu tercih etmemizin tek sebebi ise yaşadığımız ilde sadece o okulda yabancı hoca eşliğinde İngilizce dersi veriliyor olması. İşte sadece bu iki sebepten dolayı işime son verilmişti. Devletin izni dahilinde faaliyetine devam eden bir banka ve bir okul nedeniyle!!!

Daha sonra bir Ağustos gecesi ben ailemin yanındayken evimize polisler gelmiş. Beni gözaltına almak için!!!Evde çalışmakta olan eşimin bilgisayarına ve cep telefonuna el koymuşlar ve en kısa zamanda teslim olmam gerektiğini söylemişler. Ertesi gün eşim beni almaya ailemin yanına geldi. Ben ailem ile vedalaştım, nasıl bir şok yaşadıklarını nasıl üzüldüklerini size kelimeler ile anlatamam. Ertesi gün karakola gittim ve iki gün gözaltında kaldım. Daha sonra adliyeye sevk edildim. Beni dinleyen savcının neyse ki, -adli kontrol ile serbest bırakılma talebiyle- hakim karşısına çıktım ve adli kontrol ile serbest kaldım. Tam, adli kontrolle de olsa serbest kalmama sevinecekken, beni adliyede beklemekte olan eşimin gözaltına alındığını öğrendim.

Bir dönem aynı işyerinde çalıştığımız eşim, daha sonra başka bir üniversiteye geçiş yapmıştı ve 3 yıldır da ayrı şehirlerde görev yapmaktaydık. Ancak eşim, benim görev yaptığım, kendisinin de 3 yıl önce görev yaptığı üniversitedeki bazı kişilerin iftirası sonucu “sosyal çevresi nedeniyle bylock programını kullanma şüphesi” ile gözaltına alındı. Daha sonra ki tutuklanan kişilerden ve medyadan öğrendiğimiz üzere bylock programı kullanan kişilere programın hangi imei numaralı cihaza indirildiği, ip numarası, hatta indirme tarihi gibi bilgiler verilmiş. Eşim böyle bir program asla kullanmamış olduğunu söylemesine, bir yanlışlık olduğunu ifade etmesine rağmen ve avukatımız tarafından “madem böyle bir program kullandığımız iddia ediliyor”, o takdirde herkese verilen bilgilerin bize de verilmesini talep edilmesine rağmen, hiçbir şekilde bilgilendirilmedik.

Eşim tutuklanalı neredeyse 8 ay dolmak üzere. 8 aydır suçlamanın dahi ne olduğunu bilmeden davanın görülmesini bekliyoruz. Gerçekten çok zor bir süreç yaşıyoruz. Telafisi mümkün olmayan kayıplar yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Öncelikle en büyük kaybımı anlatmak istiyorum.Bana verilen adli kontrol maddelerimden bir tanesi ikamet ettiğim ili terk etmemek şeklinde belirlenmiş.Bir gün kızlarımı okula göndermiş evde tek başımaydım. Kapı çalındı ve adli kontrol müdürlüğünden iki görevli bey geldi. Benim ayak bileğime elektronik kelepçe takacaklarını söylediler. İnanın bu durum da en az gözaltına alınmam kadar ağır bir durumdu. Ben kendimi tutamıyor çok feci bir şekilde ağlıyordum. Görevli beyler de gerçekten çok üzgün ve mahcuptular. Beni teselli etmeye çalışıyorlardı.Bir tanesi dedi ki “hocam siz yine çocuklarınızın başındasınız, tutuklanan yeni doğum yapmış, bebeği olan o kadar çok bayan var ki, hatta biri bizim iş arkadaşımızdı, çok iyi biriydi, kimseyi incitecek biri değildi, siz halinize şükredin!” Bir düşünsenize, bir bebeğin, bir çocuğun anneden, annelerin de evlatlarından ayrı kalması nasıl bir işkence. Babaların eşlerini ve çocuklarını geride beş parasız bırakarak cezaevinde haksız yere alıkonulması nasıl bir işkence.

Gerçekten bir terör örgütüne üye olsanız her şeyi göze almışsınızdır, bu tür şeylere hazırlıklısınızdır. Ancak işinde gücünde olan sıradan bir vatandaşken çok büyük bir haksızlık sonucu evladınızdan koparılmak,işinizden atılmak, çalışmalarınızdan koparılmak nasıl bir işkence. Ayağıma kelepçe takılınca bana destek olmak için ailem yanıma geldiler. Kalp hastası olan babacım, sanki bir katilmişim gibi ayağıma kelepçe takılmasına o kadar üzüldü ki. Beni ziyarete geldiklerinden bir hafta sonra hastaneye yattı. Daha sonra belli aralıklarla hastaneye yatırdığımız babamı iki ay içerisinde kaybettim. Bu olay yaşadığımız insanlık dramı hikâyelerinden sadece bir tanesi. Daha o kadar büyük dramlar var ki inanamazsınız.
Gazetecilerin yaşanan bu insanlık ayıbını haber yapması ve en azından haksızlıkların önüne geçilmesi için mesleklerinin gereğini yerine getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığım sıkıntıları anlatmaya devam edecek olursam, iki kızımla birlikte İstanbul gibi zor bir şehirde yaşamaya çalışıyorum. Eşim tutuklu ve ikimizin de işine son verildi, hiçbir gelir kaynağımız yok. Maddi durumları çok da iyi olmayan ailelerimiz bize ellerinden geldiğince destek olmaya çalışıyorlar. İşimize son verildiği gibi başka bir işte çalışmamız da engellenmiş durumda. İşe girmeye çalışsanız sigorta yapılma aşamasında durumunuz anlaşılıyor ve işe giremiyorsunuz. Zaten inanılmaz bir toplum baskısı var, yargısız infazla daha kendimizi dahi savunamadan suçlu ilan edildik. Çok merak ediyorum ileride suçsuzluğumuz anlaşıldığında yargısız infaz yapanlar utanacaklar mı? Öyle bir algı operasyonu var ki tutuklanan on binlerce insan, işinden ihraç edilen yüzbinlerce insan darbe teşebbüsünde bulunmuş gibi. Bu insanların çoğunun darbeyle alakası yok, cezaevlerini bir ziyarete gitseniz, hep vatanını milletini seven gariban Anadolu halkını görürsünüz. Bunca haksızlığa rağmen devletine karşı çıkmayan, sükûnete bürünmüş mazlum bir kitle!

Bu haksızlıklar ne zaman düzelir bilemiyorum. Gidişata bakıldığında yakın bir zaman için ümitli olamıyoruz. Ancak her şeyden önce ilahi adaletin varlığına inanıyoruz. İleride neler yaşanacak hep beraber göreceğiz. Ancak şu anda bir tarih yaşanıyor, bir insanlık dramı yaşanıyor ve buna şahitlik etmeyenler yarınlarda çok utanacaklar…

Sevdiklerimizden uzak geçirdiğimiz her anın hesabını kim verecek

Bir babanın ilk çocuğu olan minik kızının ilk adımlarını görememesi ilk hecelemelerini duyamaması ne denli üzücüyse biz tam sekiz aydır daha nice üzüntü ve haksızlıkların olduğu bir çemberde yaşıyoruz. Hayat bizim için bir Eylül sabahı acı bir şekilde değişti. Belki de önceki hayatımızı şöyle bir özetlemek gerekir öncesinde. Eşim de bende üniversitede akademisyen olarak çalışan bireylerdik.(korkumuzdan üniversite adı,bölüm ve titri belirtemiyorum ne yazık ki )İnanılmaz bir iş yoğunluğu ve tempolu bir çalışma hayatının yanında güzel bir sosyal hayatımız vardı. Eşim çok başarılı uluslararası ve ulusal birçok indeksli yayınları, dergilerde makaleleri, dergi editörlükleri, yurt dışı burs ve projeleri olan ve aynı zamanda birçok öğrencisinin eğitimiyle de birebir ilgilenen çalışkan ve hassas bir akademisyendi. Ancak ülkede 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanan olaylar neticesinde üniversiteden gelen ‘Fetö üyesi olma şüphesi’ ithamıyla temmuz ayında görevlerimizden uzaklaştırıldık. Bu uzaklaştırma aslında bize sadece görev yerimizden değil sosyal hayattan, arkadaş dost çevremizden ve hatta yaşam haklarımızdan şeklinde devam etti. Üniversiteden yapılan bu uygulama hiçbir somut delil gösterilmeden ve sebep sunulmadan yapılmıştı

Resmi yollarla hakkımızı aramak için çok uğraştık fakat nafile siz bir terör örgütü üyesi ilan edilmiştiniz bir kere. Eylül 2016 KHK’sı ile de hayatımızın her anında ilmek ilmek örerek bir yerlere geldiğimiz çok severek yaptığımız akademisyenlik mesleğinden ihraç edildik. Bu ihraç sadece mesleğe dair değil maalesef hayatımızın her alanını etkileyen hükümler içeriyordu. Artık devletin hiçbir kamu ve kuruluşunda çalışamayacak, hiçbir sağlık güvencesinden faydalanamayacaktık. Tüm pasaportlarımızın iptaline kadar. Ve maalesef aynı gün eşim gözaltına alındı. Evimize gelen polisler tarafından evimiz didik didik arandı. Ve sonrasında aramada hiçbir şey bulunmamış olmasına rağmen siz şüphelisiniz diyerek eşimi karakola götürdüler. Orada ne kadar kalacak, ne şartlarda kalacak, ne yaşayacak bunların hiçbirini bilmemek gerçekten çok ürkütücüydü. Zihnimde, tüm duygularımda o acı anı hep tekrar tekrar yaşıyorum. Ki bir haftaya yakın süren gözaltı sürecinde kendisinden hiçbir şekilde haber alamadık. Yerde yattığını, sadece sabah ve akşam biraz yiyecek verildiğini hatta bazen psikolojik olarak kötü muamele gördüğünü ise tutuklandıktan sonra cezaevi görüşünde öğrenecektim. Artık bizim için cezaevi günleri başlamıştı.

Tutukluluğundan bu yana tam sekiz ay olmasına rağmen bazen halen yaşadıklarımıza inanamıyorum. Çünkü insanların hem akılları hem vicdanları tutulmuştu sanki. Ortada kocaman bir haksızlık vardı ancak bizim çığlıklarımızı duyan hiç kimse yoktu. Cezaevi çok ayrı bir yer. Hele ki yıllarca vatanına hizmet etmiş bir eğitimci için.. içinde derin bir vatan millet sevgisi olan, hayatında karakola bile hiç gitmemiş bizim gibi birileri için apayrı, üstelik terör örgütü üyeliği şüphelisi olarak. Hayat bizim için gerçekten çok zorlaşmıştı. Tüm günlerimiz masumiyet mücadelesine dönüştü. Eşim cezaevinde normalde yedi kişinin kalması gereken bir koğuşta otuz iki kişi ile yaşıyordu ki halen öyle. Koğuşta ortak alanda yere konan bir yatağın üzerinde aylarca yaşadı. Çok kalabalık olduğu için ve bazı kısıtlamalardan dolayı da sıkıntıların yaşanılması kaçınılmaz olmuştu.

Eşimin sürekli kullanması gereken ilaçları var ve içemediğinde sağlığı oldukça bozuluyor. Bir hafta ilacının hiç temin edilmediği zamanlar olmuştu ve gerçekten çok kötü görünüyordu onun için çok endişelenmiştim. Eşya vermek için bile günlerce cezaevine gidip kuyruk beklediğimiz zamanlar oldu. Görüş günlerimiz çok daha kısıtlıydı ve mektuplarımızın ulaşımında fazlaca zaman aşımı oluyordu. Bir insanın kitapsız yaşaması mümkün değilken bir akademisyenin hiç değildir ama cezaevinde aylarca kitap yasaktı. Hiç unutmuyorum ilk kitap verildiğinde eşim çocuklar gibi sevindiğini anlatmıştı. Bir buçuk yaşındaki kızım ki babası gittiğinde henüz bir yaşına basmamıştı, babasının yokluğunu hala inanılmaz hissediyor. Çünkü onların aralarında çok özel bir bağ vardı. Hatta gözaltı ve ilk tutukluluk günlerinde kızım çok hastalandı bir hafta hastanelerdeydik. Kapalı görüşe gittiğimizde aradaki camı aşıp babasına gitmek istedi. Bu öyle üzücü bir şey ki elinizden hiçbir şey gelmiyor. Her gün istisnasız babasının fotoğraflarına bakıyoruz. Daha yeni yeni konuşabiliyor ama “Babacımm özlüyorum” diyor Bir baba olarak eşimin küçük kızınızın ilk adımlarını görememesi, ilk hecelemelerini duyamaması ve büyüdüğüne şahit olamaması ihtiyaç duyduğu her an yanında olamaması onun için ve bizim için gerçekten çok üzücü. Yapılan bu büyük haksızlığın, ömrümüzden çalınan her günün, sevdiklerimizden uzak geçirdiğimiz her anın hesabını kim verecek peki?

Duygusal olarak bizi yıpratan onca şeyin yanında işin bir maddi kısmı da mevcut maalesef. Şuan bir işimiz bir sosyal güvencemiz yok aile büyüklerinin maddi yardımlarıyla yaşıyoruz. Çünkü şuan da özel sektörde de bizim durumumuzda olan kişileri işe almıyorlar. Benim sağlık güvencem yok, üstelik anne ve babam da benim üzerimden sağlıktan faydalanıyordu oda iptal oldu. Ayrıca bu zor süreçte vertigo hastası oldum. Gerçekten yaşanan sıkıntılar aile bireyleri üzerinde maalesef sağlık sorunlarına neden oldu. Sosyal çevrede ise üniversitedeki birçok arkadaşımız bizimle ‘korktuğu’ için görüşmüyor. Eşimin eşyalarını almak için üniversiteye gittiğimde orada çok eskiden beri tanıdığımız kişilerin çok kırıcı tavırlarıyla karşılaştım. Bunlar yaşadıklarımızdan sadece birkaç kesit. Her şeye,herkese yapılan tüm haksızlıklara rağmen ümidimizi kaybetmedik.Adalet bir gün tecelli edecek ve eşimin suçsuzluğu ispatlanacak. Ve biz yine sevdiklerimizle bir arada olacağız. Masumiyet savaşımız devam ediyor. Bu benim yaşam hikâyem haksızlıkla savaşmaya çalışan hayatlardan sadece biri.

En çok onurla taşıyacağım şey

… Prof Dr. … Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi iken Eylül 2016′ Kanun hükmünde kararname ile görevinden ihraç edildi

KHK ile ihraç, cezaevi, hastalık süreci
Hakkında … nolu KHK ile ihraç kararı verilen hekimlerden biriyim. Attığım tweetler ve muhalif düşüncelerim nedeniyle darbe girişiminden 6 gün sonra gözaltına alınıp savcı tarafindan sorgulandım ve serbest bırakıldım. Daha sonra bu versile ile açılan dosyam sonraki davam ile birleştirildi. FETÖ üyesi olduğum iddiası ile hakkımızda muhalif olduğumuz o zamanki rektor tarafından düzenlendiği bilinen bir liste ile önce 21 Temmuz 2016’da görevimizden uzaklaştırılıp sonra da 1 Eylül 2016’da ihraç edildik. İhraç edilenler arasında iç hastalıkları öğretim üyesi eşim Doç. Dr… ve 12 yıldır hastanede sözleşmeli olarak çalışan baldızım da vardı.

O sırada 12 yaşında olan oğlum … yurtdışında dileğitim dönüşünde havaalanında polis tarafından bir merkeze götürülüp yalnız olarak sorgulandı (bu tümüyle bir insan hakları ihlalidir) ve tıpkı Can Dündar’ın eşine yapıldığı gibi pasaportuna el konulmuştur.

Cocuğumua uğradığı muameleyi açıklamakta ne kadar zorlanmış olabileceğimi tahmin edebilirsiniz. Yurt dışında üniversite eğitimi gören diğer oğlum … pasaportuna el konulacağı ve eğitimine devam edemeyeceği endişesi ile 6 ay kadar Türkiye’ye giriş yapamadı. Benim cezaevi ve ameliyat/hastane günlerimden sonra nihayet radyoterapi gördüğüm zamanlarda kavuşup, kucaklaşabildik.

Cezaevi

28 Eylül 2016 tarihinde (FETÖ) “terör örgütü üyesi” olduğum savıyla tutuklandım. Cezaevinde birkaç hafta kaldıktan sonra idrarımda ciddi bir sarılık olduğunu fark ettim. Cezaevi hekimine çıktım, hekim tahlil için numune aldı. 1 hafta sonra yeniden görüşmek üzere hekimi beklemek zorunda kaldım. Hekimle tekrar görüştüğümüzde alınan kan nümunesinin “teknik bir nedenle çalışılamadığını yeniden numune almak gerektiğini belirtti. Bu sırada hekim yüzüme bile bakmamıştı. Ben de sesimi hafifçe yükselip yüzüme ve gözlerime bakmasını, nasıl yoğun bir sarılık olduğunu fark edip beni bir Gastroenteroloji uzmanına sevk etmesini istedim. Nihayet bunun üzerine doktor işin ciddiyetini derk edip beni hastaneye sevk etti.
Hastane

İlk gönderildiğim Devlet Hastanesi’nde hafta sonu kaldım, tetkiklerim yapıldı. Bir tıkanma sarılığı olduğu ve müdahale gerektiği anlaşıldı. Bunun üzerine Tıp Fakültesi hastanesine sevk edildim. Fakat doğrudan hastaneye götürülmek yerine önce cezaevine götürüldüm. Cezaevinde o gün bir kaç saat kaldıktan sonra … Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edildim.
Daha önce öğretim üyesi olduğum hastanenin koridorlarında ellerim kelepçeli, iki yanımda kollarıma girmiş ve bana kelepçelenmiş askerler, önümde ve arkamda silahlı askerler ile poliklinikler vs arasında dolaştırılıp durdum. Oradaki “tutuklu koğuşu”nda (gerçekte bir hücre sayılır) birkaç gün yattım. Bu sırada eşime savcılık tarafından “refakatçi izni” verildiği halde ne tutuklu koğuşuna ne de ERCP müdahalesi sırasında yanıma gelmesine müsaade edilmedi, eşimin bu yöndeki girişimleri bizzat kendi görev yapmış olduğum … Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yönetimi tarafından bir suç gibi algılanıp hakkımızda tutanak tutuldu ve savcılığa şikayette bulunuldu. Bu nedenle eşime verilen refakatçi izni de savcılık tarafından iptal edildi. Bugünlerde eşim bir de bu nedenle yürütülmekte olan bir soruşturmada şüpheli sıfatı ile ifade verdi…

Tetkikler neticesinde bilirubin seviyemin 20 civarında olduğu anlaşıldı. Koledok kanseri tanısı konuldu. ERCP ile safra kanalına bir stent takıldı. Hastanede stent ile sarılığımın düşmesini bekleyip daha sonra ameliyata alınacağım yönünde bilgilendirilmişken hastane idaresi tarafından daha sonra ameliyat edilmek üzere cezaevine geri gönderildim.

Yeniden Cezaevi

Stent ile bol sıvı alıp bilirubin düzeyimin 10’un altına düşürülüp böylece ameliyata girmeye uygun hale gelmeyi beklerken (çünkü bu düşüş olmaz ise ameliyat mümkün olmuyor ve dikişler tutmuyormuş) kendimi yeniden cezaevinde buldum. Yani damaryolundan sıvı yüklemesi vs yapılmadan bu şartlarda bilirubin 20’den aşağı düşmesi beklendi. Nihayet 1 hafta kadar sonra Tıp Fakültesi hastanesine yeniden götürüldüm. Bilirubin seviyem cezaevinde ancak 18’e düşmüştü.

Yeniden Hastane

Bu arada savcılığa bu önemli ve ölümcül hastalığın tedavi edilebilmesi, ameliyatımın daha rahat tıbbi koşullarda gerçekleştirilmesi amacıyla yaptığımız tutukluluğun sona erdirilmesine yönelik müracaat reddedildi. Yeniden hastanede tutuklu hücresine yatırılıp bir hafta kadar bu kez nispeten tubbi koşullarda sarılığımın açılmasını bekledik. Bu sırada sıvı tedavisi de alıyordum.

Sayılan nedenlerle tedavim 3 hafta kadar gecikmiş oldu.

Ben hücrede “Kişilerarası İlişkiler Psikoterapisi” kitabını bu arada yeniden bitiriyordum. Allah’ a “ameliyata girebilmem, iyi geçmesi, tahliye olabilmem, eşimin refakatçi olabilmesi” için dua ediyordum. Artık ameliyattan önceki son gece olmuştu dua ederken Allah’ a “Tamam tahliye etmeyeceğini anladım da bari eşim benim yanıma ameliyattan önce refakatçi olarak girebilse!” diye dua ettim (!). Meğerse o sırada eşim de savcılıkta görüşüyormuş onlara bu önemli ve ölümcül olabilecek ameliyattan önce belki de son kez görebilmek umuduyla oğlum ve kendisine 5 dakikalık bir benimle görüşme izni verilmesini talep etmiş. Bunun üzerine savcılık insafa gelip eşime “refakatçi” iznini yeniden vermiş, böylece son gece uyumadan evvelki saatlerde eşim hücreme geldi. Duam kabul olmuştu!

Ertesi gün 10 saatten fazla süren bir Whipple ameliyatı oldum. Yoğun bakımda anesteziden ayıldıktan kısa bir süre sonra kapımda bekleyen erlerden birisi içeri girip beni kolumdan yatağa kelepçelemekten bahsetti, ben de bu şartlarda değil kaçmamın yere bile basmamın mümkün olmadığını kollarımda çok sayıda damaryolu takılı olduğunu nasıl kelepçe takacaklarını sorduğumda “o zaman ayaklarından yatağa kelepçeleyelim” dedi. Bu sırada fikrini sordukları ve bana çok iyi davranan işini hassasiyetle yapan hemşire de “benim için farketmez tabii herkes kendi işini yapacak” dedi… Ben de bunun üzerine tüm yapılan bu işkencevari muameleyi TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yazacağımı belirtince er odadan çıktı ve bir daha gelmedi…

Yoğun bakımda yatmaya devam ederken 8 gün sonra tahliye talebim 2. kez reddedildikten sonra 3. müracaatımızda kabul edildi. Odamın kapısında beni bekleyen askerler, komutanları ve gardiyandan oluşan ekip ayrıldı, birden “medeni Dünya’ya yeniden döndüğümü hissettim…

Nihayet eşim ve çocuğumla görüşebilecek hale geldim…

Ameliyat başarılı geçti, ardından … Üniversitesi’nde KHK ile görevinden ihraç edilen radyoterabpi hocaları tarafından tedavi edilemediğim için …’da radyoterapi aldım, halen kemoterapimi Üniversite’de KHK nedeniyle onkolog kalmadığı için …’de özel hastanede sürdürüyorum. Fırsat buldukça muayenehanemde hastalarımı görüyorum.

Bu arada hakkımızda iddianame hazırlandı ve ilk duruşma yapıldı. Ben o sırada radyoterapi aldığım için katılamadım. Buna göre Twitter’dan darbeyi destekler mahiyette tweet attığım iddiası ile yargılanmakta olduğumu öğrendim. Dava dosyasına numune olarak konulan tweetlerin hiçbirinde bu yönde bir beyan ve imada bulunmadığım halde.

Dayanışma, destek ve teşekkürler

Süreç boyunca meslektaşlarımın, meslek örgütlerimin (TPD, TTB) ve partim CHP’nin ve HDP’nin desteğine sahip olmanın mutluluğunu yaşadım… Çok sevindim. Mesleki email grubumuzda Prof Dr …, Doç Dr… ve Dr … ‘nin de bir haber ajansı gibi bilgilendirildiklerini gördüm. Meslek büyüklerimizin tedavi hakkına erişebilmem için grupta yaptıkları teklifleri gördüm, memnun oldum… Hemen her gün eşimle telefon teması kurarak olayı yakından izleyen TPD Başkanı Prof Dr …’ a ve yine geçmiş olsun dilekleri ve hukuksal olası destekler için arayan TTB Başkanı Prof Dr …’e teşekkür ederim. Diğer yandan bir kısmı hocalarım, bir kısmı asistanlarım, bir kısmı dostum, arkadaşım yahut henüz hiç tanışmadığımız meslektaşlarımızın mesajlarını okurken yer yer göz yaşlarına boğuldum. Ben tutukluyken destek için evime gelen ihtisas arkadaşım Dr … ve Doç Dr …, hastanedeyken beni ziyaret için …’dan gelen asistanlarım Doç Dr… ve dr …’ya, sonrasında bulundukları şehirlerden zahmete katlanıp ziyarete gelen çok sayıda meslektaşıma teşekkür ederim…

Son olarak tüm bu süreçlerde bir aslan gibi mücadele eden eşim Doç Dr …’a (burcu da aslan!) ve baldızım ..’a minnettarlığımı ifade etmek isterim.

İnşallah bir gün ülkemiz gerçekten özgür, demokratik ve laik bir hukuk devleti olacaktır. Bizim yaşadıklarımız da belki bu yolda bir anlam ifade edecektir…

Ergenekon ve Balyoz’la başlayan ve haddi aşan, şimdi mevcut davalar ile devam eden tüm bu süreçler ülkemiz için üzücü olmuştur… En sonunda “büyük bir hayır” doğacağını düşünüyorum. Hiçbir ülkede demokrasi “bedava” kazanılmış değildir. Yaşananları bu yolda ödenmiş bedeller olarak görüyorum… Tüm siyasallaşmalara karşın hukuk uzun vadede doğru ve yanlışı ayırt etmeye imkan sağlayacaktır…

Darbe isteyen, darbeye destek veren, darbe planlayan ne kadar kişi varsa sonuna kadar yargılanmalı ve hesap vermelidir…

Ben şimdilik hastalığım ile başetmeye çalışıyorum. Halen durum ciddiyetini koruyor.

Malul gazi dedim Yüzbaşı …’ın İstiklal madalyasından sonra en çok onurla taşıyacağım şey böyle bir devirde akademiden ihraç edilmem, ardından cezaevine girmem olacak!

“Her şey güzel olacak…”

Kaynak: Türkiye Psikiyatri Derneği Bülteni

Öğretim üyesiydim, KHK sonrası benzin istasyonunda pompacı bile olamadım

KHK’lar sivil bir ölüm oluşturuyor, bu hal gayriinsani, ne yaptığınızın, nasıl bir keyfiliği dayattığınızın farkında mısınız

Bugün size KHK’lı bir öğretim üyesi Prof. Dr:’un yaşadıklarından bahsedeceğim. Bana gönderdiği mektubunda yazdıklarıyla KHK keyfiliği ve zulmüyle ne dramlar oluştuğunu anlatıyor. İsmini ve önceden çalıştığı yeri vermemi istemediği için aktaramıyorum.

“İçimi dökmek istedim size. Ben de bir vatandaşım, sizi medya dünyasında çoğu zaman görmekteyiz ve okuyorum yazılarınızı sürekli. Sizlere olan inancımız, güvencimiz ve yakınlığınız nedeni ile 10 aylık OHAL uygulamasının bir Üniversite Öğretim Üyesi olarak bana ve aileme neler yaptığını, nasıl sonuçlar verdirdiğini ve öğrettiklerini yazmak istedim.  Devlet memurluğundan (Profesör Doktor, Bölüm Başkanı) ihraç edilmemin 10. ayında neler oldu size biraz yakınmak istedim.

Benim Bay Lock’um yok, *Bank Asya da hesabım hiç olmadı hatta hayatım boyunca banka kapılarını bir defa bile tutmadım. *Cemaatin okullarında hiç okumadım. *Çocuklarım sadece devlet okullarında okudu.*Cemaate ne bir kurban, ne bir para yardımım hiç olmadı. *15 temmuz felaketinde yıllık izinde memleketimde idim ve onu televizyondan saat 21.00 gibi öğrendim. *Fetö terör örgütü mensupları ile hiç irtibatım olmadı ve irtibatım saptanmadı. * Beni görevden aldıktan iki ay sonra mahkemeye kendi isteğimle gittim dilekçe verdim ben neden ihraç oldum diye. Sonrasında ise  1 gün mahkemede sorgulandım ve akşamına serbest bırakıldım. Sadece bana sorulan soru Kimse Yok mu derneğine toplamda 100 TL kadar kandillerde 5 TL lik mesajlara yardım yaptığım söylendi. 15 temmuzdan 2 yıl öncesinden daha önceki tarihlerde kandillerde yardım için gelen mesajlara küçük kızımın evet dediğini ve bu nedenle toplamda 100 TL kadar tardım yapılmış olabileceğini ancak Cumhurbaşkanımız onları terörist kabul ettikten sonra 1 TL bile yardım olmadığını söyledim. Ayrıca LÖSEV ve Ortopedik Engelli Derneğinden gelen mesajlara da kızımın evet diye cevap yazıp 5 TL yardım yaptığımızı söyledim. Anlayabildiğim kadarı ile tek suçum bu galiba. O da benim değil. O zaman 10 yaşında olan kızımın. Kızım bana derdi ki Baba biz doktor ailesiyiz. Gelen mesaja evet diyelim bu kandillerde yardım yapalım derdi. Onu da yardım amaçlı değil de telefon kullanma ve mesaj çekmeyi öğrenme ve telefon ile oynama için yapardı. O zaman 10 yaşında idi ve telefonu da yoktu.”

KHK zulmü sonrası neler olduğunu özetliyor sonra

“-Emeklilikteki hakkım olan kadroma el koydular.

-Hiçbir hastane işe almıyor beni.

-Müracat ettiklerim “korkuyoruz bize de suç bulurlar” diyorlar alamıyorlar

-Emekliliğimi yapmıyorlar.

-Emekli ikramiyemi vermiyorlar.

-Sadece yaşamama izin veriyorlar artık.

-10 aydır maaş alamadım.

-Emekli olamadım.

-Hiçbir yerde çalışamıyorum.

-Borç içinde yüzüyorum.

-Memuriyet yaşantımda ilk defa parasızlıktan dolayı kurbanda kurban kesemedim.

-Kurban kesemediğim için komşular kurban eti gönderdiler çok utandım.

-İlk defa 9 günlük bayram tatilinde parasızlıktan anne babama gidemedim çok üzüldüm.

-Babam ameliyat oldu, parasızlıktan gidip yanında bulunamadım çok sıkıldım.

-10 aydır ailemle bir defa bile olsa bir restorana gidip ailece yemek yiyemedim.

-10 aydır yol param yok diye memleketime gidemedim, gül yüzlü anamı babamı göremedim.”

Mağdur KHK’lı bütün bunlardan sonra hayat tecrübesi olarak ne öğrendiğini söyle özetliyor. 

“-Düşmez kalkmaz bir Allah olduğunu iyice öğrendim.

-Dua etmeyi öğrendim.

-Adaletin olmadığını bazen gecikebileceğini öğrendim.

-Fakir halkın rağbet ettiği marketlere gitmeyi öğrendim.

-Pazara geç gidip ucuza almayı öğrendim.

-Hangi dükkan ne kadar ucuz satmakta olduğunu öğrenme yollarını öğrendim.

-Fakirlerle raflardan ucuza yiyecek seçmeyi öğrendim.

-Yollarda bolca gezip kağıt toplayıcılarla yanyana dolaşmayı öğrendim.

-Çöpten bir şey toplayanlarının birçoğunun çok nazik birileri olduğunu öğrendim.

-Çöpten yemek toplayan kişilerin oldukça çok olduğunu öğrendim.

-Bir sofrada 1 çeşit yemeğin insana yeteceğini öğrendim.

-3 öğün yemek yerine 2, hatta bir öğünün yetebileceğini öğrendim.

-Etin çok pahalı olduğunu öğrendim.

-Meyveleri kilo kilo değil de yarımşar kilo almayı öğrendim.

-Pastaneden ucuza ve yarım kilo tatlı alıp ailece yemeği öğrendim.

-Bayat ekmeğin bile insanı doyuracağını öğrendim.

-Peynirin ucuzu olduğunu öğrendim.

-Yolda dilenene ve açım diyen herkese yardım edilmesi gerektiğini öğrendim.

-Kimsenin aç bırakılmaması gerektiğini öğrendim.

-Ağlamayı öğrendim.

-Küçük kızımın her OHAL ilanında babam yine maaşsız kalacak diye ağladığına ağladım.

-Küçük kızımın artık marketten babamın parası yok diye bir şey istemediğine şahit oldum.

-Küçük kızımın 1 TL lik bir çikolata isterken bile neredeyse benden utandığını gördüm.

-Profesör Doktor iken bir anda toplumun en alt tabakasına inilebileceğini öğrendim.

-Parası ve işi olmayan kişilerin rahatça zekat-yardım alabileceğini öğrendim.

-1 liranın bile büyük bir para olduğunu öğrendim.

-Bazı insanların ne kadar kötü olabileceğini öğrendim.

-Benzinin ne kadar pahalı olduğunu öğrendim.

-Arabaya binmenin çok ta şart olmadığını öğrendim.

-Dışarıda ailece yemek yemenin parası olmayanlar için çok lüks olduğunu öğrendim.

-Parasız kalınca ne iş olsa yapılabileceğini öğrendim.

-Ülkemde çok dert olduğunu öğrendim.

-İki yüzlü olan insanlar olduğunu öğrendim.

-Vatanını satabilecek, çıkarcı insanların olduğunu öğrendim.

-Mahkemelerin hak arama yeri olduğunu ve olmadığını öğrendim.

-Mahkemelerin davaları kolayca reddettiğini öğrendim.

-İlahi adaletin çok yararlı olduğunu öğrendim.

-Gece kalkıp ağlayarak, ailem görmeden dua etmeyi öğrendim.

-Beni her an gören ve duyan bir Yaratıcı olduğunu daha yakından öğrendim.

İnanması belki zor ama doktor olduğum halde iş yok bana. İhraç derken kadromuzu da bloke ettikleri için kadromuzu kullanamıyoruz. Profesör Doktor olduğum halde özel bir Tıp Merkezine gittim gece pratisyen nöbeti tutayım çocuklarım aç kalmasın diye. Tıp Merkezi sahibinin gözler sulandı. “Hocam özür dilerim çalıştıramam. Gelir burayı incelerler, bize baskı yaparlar. Benim gücüm yetmez buna” dedi. Benzin istasyonunda pompacı ilanı vardı. Gece beni kimse görmez, hastalarım çok beni karanlıkta tanımazlar dedim çalışmak istedim. 40 yaş üstünü çalıştırmıyorlarmış. Yakın gözlük kullanıyorum ne parayı saymada ne de pompayı kullanırken tuşları kullanmada rahat olmazmış. Sağlam gözlü arıyorlarmış. Ne yapayım çok kitap okudum. Sadece 3 kitap sahibiyim. Yüzlerce bilimsel makalem var. Yurt dışı dergilerde ise yayınlanmış toplamda 50 den fazla yabancı dilde yazım var ayrıca, Türkçe makale sayım ise oldukça fazla. Gözlerim bozuldu. “Keşke az okusaymışım” diyorum bazen kendi kendime. 9 ay oldu, ne maaş aldım, ne emekli edildim, ne haklarım verildi, ne de suçum söylendi.

Komisyon kurulacaktı, hem de kanuna göre 1 ay içinde. Aylar geçti hala 7 kişilik komisyon kurulamadı. Kağıt üzerinde kuruldu belki ama asılda maalesef hala etkili değil.  Belki o komisyon hakkımızı verir dedik. Bir bilseniz 3 tane öğrenci okutan (ikisi üniversite öğrencisi) eşi çalışmayan bir aile olarak resmen mahvolduk.

Geçen iki ay önce bir eski hastam hastam aradı 60-65 yaş arası. Yıllardır doktoruydum onun ve ailesinin. Dedi ki “Hocam zor durumdasınız biliyorum. Eğer alınmaz iseniz benim 90 yaşlarda son yıllarda oruç tutamayan bir annem var. Tutamadığı oruçlarının kaza keffaret borçlarının parası var biraz birikmiş, onu sana toplu olarak vermek istemekteyiz alınmazsan eğer”dedi. Vallahi billahi ne dedim biliyor musunuz? “Sayın Mesut ağabey, alınmadım hiç, gerçekten 10 aydır bende hiç para yok. Ama yakında bir yakınım borç vermişti onu kullanıyoruz, iki aya o da bitecek. O zaman alırız, söz alırız, ne yapabilirim başka dedim

İşte insanların hayatlarını alt üst eden KHK felaketinden bir kesit… “KHK’lar sivil bir ölüm oluşturuyor, bu hal gayriinsani, ne yaptığınızın, nasıl bir keyfiliği dayattığınızın farkında mısınız” diye haykırıyoruz, anlamıyorlar. İşinden ihraç edip çalışmasını da engellediğiniz insanları sivil ölüme, ardından intihara sürüklüyorsunuz. Azıcık vicdan sahibinin bile isyan edeceği bu durumahala “acırsanız acınacak hale düşersiniz” diye mi cevap vereceksiniz?

Kaynak

Translate »